Yazan: admin | 14 Aralık 2007
Kategoriler: Kategorilenmemiş
Stuart Gordon genellikle gore korku filmleriyle tanınan bir isim. Özellikle H.P. Lovecraft öykülerinden uyarladığı filmlerle tanınan yönetmen ‘Re-Animator’ gibi kült bir korku filminden yaklaşık 20 yıl sonra bir David Mamet uyarlaması ile seyirci karşısına çıktığında herkes şaşırmıştı.
Oysa ‘Edmond’ görsel olarak olmasa da sahip olduğu metin bakımından gerçekten şiddet dolu bir film olarak Gordon’un felsefesiyle birebir uyuşuyor. Her ne kadar öyküsü 80′lerde yazılmış olsa da, sosyal ilişkilere getirdiği yorum bakımından da 11 Eylül sonrası dünya gerçekleriyle de örtüşüyor.
Orta yaşlı ve orta sınıftan bir erkeğin hayatındaki her şeyi bir kenara iterek evini terk etmesiyle başlayan olayların bir gecede hangi noktalara vardığını izliyoruz filmde. Karakterimizi tanımlarken kullandığımız ifadeler önemli. Zira Edmond, orta yaş krizini atlatmaya çalışırken orta sınıf değerleriyle yüzleşmek zorunda kalan bir adam.
Korku filmlerinden gelen tecrübesi sayesinde nesneler aracılığıyla gerilim yaratma konusunda gayet başarılı olan yönetmen, filmini her Mamet uyarlamasında olduğu gibi yakın planlar ve diyaloglar üzerine kuruyor. Los Angelas’ın hemen her ara sokağına kamerasını sokan Gordon, çoğunda stereotype siyahların ön plana çıktığı birkaç yan öykücük ile başkahramanının karakterini daha da baskın hale getiriyor.
Tek bir karakterin ön plana çıkması ve büyük kısmının tek bir gecede geçiyor olması izleyende ‘Edmond’un bir filmden çok bir rüya olduğu sanrısının oluşmasına yol açıyor. Edmond’un birkaç farklı gece kulübüne birden gitmesi, başından bir soygun ve bir cinayet geçmesi gibi bir geceye sığması muhtemel olmayan badirelerin peş peşe gelmesi filmin kurgusal olarak da bir kâbusa benzemesini sağlayan etkenlerden biri.
Bastıramadığı bir cinsel açlıkla gece boyunca ilişkiye girmek için mücadele eden kahramanımızın yaşadıkları, başlangıçta bir kara mizah örneği olarak Martin Scorsese’nin ‘After Hours‘una yakın bir noktada duruyor. Alışık olduğu orta sınıf değerlerinin, gecenin vahşi yaşamında kendisini düşürdüğü trajikomik durumlar Edmond’un içinde yıllardır bastırılmış duyguları açığa vurmasına neden oluyor. Bu noktadan itibaren filmin temel meselesi de insan doğasının çirkin yanlarıyla yüzleşmek ve politik doğruculuğun ikiyüzlülüğünü ifşa etmeye dönüşüyor.
Edmond’un siyahlara, eşcinsellere, fahişelere küfürler yağdırarak gecenin içinde yol alması eleştiri oklarının filme yöneltilmesine sebep olsa da; Stuart Gordon finalde yaptığı esprili müthiş manevrayla tüm bu okları kırıp atıyor. “Hepimizin içinde bir ırkçı gizlidir” sözlerinin sahibi Gordon bu tezini Edmond’un 11 Eylül sonrası Anglosakson değerlerini de yansıtan sözleriyle başarılı bir şekilde destekliyor.
‘Edmond’ politik tavrı ve ahlaki değerleri alaşağı eden cesareti nedeniyle sinir bozucu bir film olarak, Gordon’un da belirttiği gibi yönetmenin kariyerindeki en sert filmlerden biri. Ayrıca Reagen dönemi ABD’sinde yazılmış bir oyunun, Bush dönemi ABD’sinde hala geçerliliğini koruduğunu görmek adına da kaçırılmaz bir fırsat.